az kaldı açıyoruz barı...



uzun bir ara oldu amirim orda cayır cayır yazıyor bu çocuk neden susuyor demesinler diye yazıyorum, bu sefer çok uzaklardan. çaresiz ayrılıkları çok yaşadık. sizi aldım düşlerime, terkettim istanbul'umu, beyoğlu sokaklarında piyasa yapışlarımızı, ardından iki lokma ekmek. ardından yine alabildiğine... korkmayın yüreğimizde sevgi bitmez. sayın toramanın dediği gibi, kardeş doğanlar sevgi kazanamayabilirler ve bu bağın bir önemi yoktur, sevgi kazananlar kardeş olabilirler ki bu bağın tarifi yoktur.

kullanmazsam olmaz tiz oktav dingildek gitar geleneğiyle kendimizden geçiyoruz kaç gündür kaybedenler kulübü sağolsun. başımız bu yüzden darda, yol da biraz uzun duruyor. ama biz biraz arap atıyızdır bilirsiniz, geç açılırız. şöyle gece üç dört gibi. ha burda tek sorun benim el memleketinde olup, düzgün bir sigaraya ziftlenememem ve o canım muhabbeti yapamıyor olmam. mekan söylemeye gerek yok. akgünonüç her zamanki tahta masa veya sırtıma paslı bir çivi gibi yapışmış yağmurdan sonra balıksırtı mantom ortaköye doğru çırağan meyhanesi... ah ulan o yarin aklımda gözleri kaldı.

üstat daha önceden söylemiş; değişeceğim, değişeceğim, öğrendim ki değişmeme yetecek güce sahibim. fekat biz de çok şeyin değişmesine gerek yok. buradan greco italian dilini göze alarak franky five angels'ı anıyorum. güzel günler ileride. roma imparatorluğu gibi olacak herşey. pentangelli's bar: sound of omerta...

ustaya hürmet...

bin dokuz yüz otuz sekiz, kırşehir'in kırtıllar köyünde geldin dediler. babama muharrem, anama döne dediysen atayı bildin dediler. dizinde sızıydı anamın derdi, tokacı saz yaptı elime verdi. yeni bitirmişim üç ile dördü baban gibi sazcı oldun dediler. o zaman babamdan öğrendim sazı, engin gönül ile hakk'a niyazı. o yaşımda yaktı bir ahu gözlü, mecnun gibi çölde kaldın dediler. zalim kader devranını dönderdi, tuttu bizi çiçekdağı'nın ibikli köyüne gönderdi. parmağıma ziller taktı dönderdi, oynadım meydanda köçek dediler. anam döne ibikli köyünde ölünce, beş tane öksüz yetim kalınca, beşimiz de hep perişan olunca babamgile burdan göçek dediler. yürüdü göçümüz çiçekdağı'nın kesek köyüne doğru, bu halı görenin yanıyor bağrı. üç aylık çocuğun çekilmez kahrı, bunlara bir ana bulun dediler. elimizinen yozgat'ın kırıksoku köyüne vardık, bize ana yok mu diye sorduk. adı arzu derler bir ana bulduk, işte bu anadır buldun dediler. en küçük kardeşi kaybeyledik, onun için gizlice ağladık. üstelik babamı asker eyledik, yine öksüz yetim kaldın dediler. yarin aşkı ile döndüm şaşkına, her zaman içerim yarin aşkına. canan acımaz mı garip dostuna, bunu da içeriye at dediler.

derdin böylesi...

Sayın Çağrı kadar iyi klarnet çalabiliyor olsaydım dahi şu eseri gözyaşlarına boğulmadan tamamlayamazdım diye düşünüyorum... Derdin böylesi adamı yıkar...


kırmızıya ithafen...


Neyzen tevfik değilim ama yoldaşların tabiriyle moskovadan traklıyım. Promilden dolayı tekrarlıyorum maviyi ve elayı hep sevmişimdir... Bu gece kırmızıyı da ekliyorum. Ya olay gökyüzünü, ya da captain morgan'ı hatırlatmıştır şimdiye dek, o yüzden bahsi geçmemiştir. Rutindir. Egenin iki yanında bile bahsi geçmemiştir. O yüzden saklıdır kırmızının yeri bende. Kai ap' tin kardia mou vgainoun foties gia sena otan sparazo.* Şimdilerde ateşe benziyor kırmızı. Hepsi senin yüzünden. Senin sol yanım, yanıyorum senin, bir de dudakların için... Seviyorum... Çok seviyorum...

*And fire burns in my heart when i cry for you.


giorgos dalaras - pare ta xnaria mou

haydi abbas...

efenim merhum şair bir şiirinde şöyle diyor; niye diyor... allah rahmet eylesin. cahit sıtkı tarancı merhum akşamcı olduğundan, halen beşiktaşta mevcut bir meyhane var oranın müdavimiymiş. ancak zaman içerisinde alkol oranı artınca ikindi vakti gitmeye başlıyor, bir süre sonra alkol oranı biraz daha artınca bu sefer öğlen vakti gidiyor. öğlen vakti gidince meyhaneci bunu görür, ve der: yahu git arkadaş allaşkına, güneş tepede bu saatte rakı mı olur. git der akşam olsun öyle gel. e tamam cahit gidiyorda adam alışmış abi, eski bi atasözü vardır hocam sen bilirsin; alışmış sırtta gömlek durmaz...


efendim yine bir gün gömlek sırttan düşünce yine aynı meyhaneye yine bir öğlen vakti gidiyor. işte o zaman böyle söylüyor: haydi abbas, vakit tamam. akşam diyordun işte oldu akşam! kur bakalım çilingir soframızı, dinsin artık bu gönül ağrısı. aya haber sal, çıksın bu gece. görünsün şöyle gönlümce. ne serden geçilir ne yardan. korkuyorum gecelerden, bel bağladığım tepelerden gün doğmayabilir diyor. katıp tozu dumana var git, böyle ferman etti cahit. al getir ilk sevgilimi beşiktaştan, yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan...

şımarık mektuplar...

maviyi ve elayı hep sevmişimdir, ama artık daha çok... birinin boynuma atlaması için artık o kişinin levent yüksel falan dinlemesi gerekmediğini bilmek insana çok huzur veriyor. dahası hayatımda en uzun süre düşünceli kalarak günde bin kilometre yol aldıktan sonra, uykusuzluklar ve ardından gelen iki shot makedon votkasından bile daha rahatlatıcı olan şey, ilk defa bu kadar mana kazanmasına rağmen, hayatta yeni bir sayfa açmakmış. ya da pratikte sayfayı çevirmek, ya da gamzelerinin tekrar görünür olması, ya da bir bakış, yunanca birkaç şarkı, bir dokunuş... bunları günün son sigarasıyla söylemek, ve ne dediğini hatırlamak namütenahi duygulara sürüklemekte, sen de biliyorsun, aşık oluyorum...


Bob Seger- Turn The Page

bir akşamda, bir anda...

sessiz harflerle konuşuyorum sensiz bu gece. mat renklerden perde çektim gözlerime sensiz bu gece. sesler ve renkler bir yana güz gibiyim sensiz bu gece. yıldıran bir güz. olsun yabancı değilim artık bu anlara, belki de bir alışkanlık. beni böyle bırak git, git gidebilirsen diyor zeki müren. rahmetler olsun. elimde bir kadeh ve kalemim, birşeyleri anlatmaya çalışıyorum. sadece kendime. hem anlıyorum evet hem çok acı tek taraflı. işte bu yüzden hazandayım yalan dünyada. yıllar sonra gelecek bir gün, bu söylediklerimi hatırlayacağım ve ne kadar karamsarmışım diyeceğim. ben böyle mi bitiririm yazıyı. dedik ya az önce yalan dünya diye. kırk sene ileriye gider o lafı etme halil derim kendime. bir gecede derim onu, bir anda, bir akşamda son defalı, tatlı belalı...

kapılma rüzgarıma sen de aldanırsın...

tork akışı hala yavaş, diferansiyel yine sana söylüyorum...!!!

vazgeçtim...

kimin söylediği bilinmeyen bir nihavend şarkıyla başlayıp biten o geceler vardır ya.kısa bir klarnet taksimi gibi gelip geçer bütün halecanlar ve kaderinizin yüzünüze vurduğu o buket buket kırmızı güller.
maziyi anarak çıktığımız bu yolda ihanetin yağmurlarıyla uzun uzun ıslanan yüzümüze vuran yağmur damlalarını saymak için bir sabah olmasını ve yola çıkmayı beklemedik.çünkü gece boyu hep yoldaydık.farzet egenin karşı kıyısı,belki anadolu yakası...
iç kanama devam eder, yara kabuk bağlamaz bir türlü.sevenimiz çok fazla ya, imdadımıza bir büyüğümüz yetişir.biz anlatırız o dinler.hep öyledir ya...boğazın akıntısına ters yüzer gibi hissedersin.yorulursun.kaparsın gözlerini beşiktaşta, üsküdar vapurlarının karşısında, bir açarsın emirgandasın...yanında pamuk gibi arkadaşınla...ve anlarsın ki mutlu olmak için karar vermeye gerek yok: vazgeçtim...

yalan evliya...

eski yunancada vadi kelimesi elektrik kesintisi anlamına geliyormuş.elektrikler kesilince tüm mahkumlar isyana başlarmış.bunu kızılderelilerle konuşuyorduk.cumadan çıkmışız günlerden perşembe.nasıl içkiliyim.dedim şef bana bak; beni arı ısırdı.şef dedi bana bak,üç farklı barış çubuğunun tütününden al üçe katla yarana sür.yalana bak.yalanını sikiim kamil!

güllüzar...

derse başlayabilmek için artık iki bira yetmiyor,meğer eskiden ne huzurluymuşum...sabah rakının verdiği baş ağrısıyla uyanmak için altı dubleden fazlası gerekiyor...üç kuruşluk klarnet için hıçkırıklı bir sese cevap ve karşındakine moral verebilmek için de mangal gibi yürek gerekiyormuş...ve bu fırtınanın dinmesi için yapılacakları bilmiyormuşum...ben önceden daha tecrübeliymişim yahu...çözümü buldum ama söylemeyeceğim, hani herşey için bir vakit vardır ya.her ne kadar o vakti hiç ayarlayamasamda, susmayı tercih ediyorum...

turn the page...

later in the evenin',
as you lie awake in bed
with the echoes of the amplifiers,
ringin' in your head
you smoke the day's last cigarette,
rememberin' what she said
there i go, turn the page...

alev sokağı...

bir dondurma araban olacak,
çekeceksin alev sokağının başına
açacaksın müslümü,bir de tekel birası...
bir kırık gülümseme olacak yüzünde,
unutulmaz adınla dudakta kal sevgilim...

suskun güzel....

güzel be kanlıcadan üsküdara beş kuruşsuz yürümek,
güzel hala vefasız piçlerin kahrını çekmek,
güzel hala gönül hatır kırık olmak,
güzel hala muhayyer kürdi dinliyor olmak,
özenmek,erişememek,küçük şeylerle mutlu olmak
gümüş kaplama deliklere ulaşamamak,
eski solcularla yüz gram rakı ile demlenmek,
birkaç midyeyle karın doyurmak,
her daim,...
yalnız olmazk,ölürcesine yalnız
ve üstüne üstlük bu kıçı kırık blogta isyan edebilmek
dudakları birleştirilmişçesine suskunken
güzel be abi...abisizken...

yine kaçıyorum...


fiat az yakıyor yolda,en azından bu ibnelerin bizi yaktığı kadar değil...
yine kaçıyorum bu akşam sevdiğim ısdanbuldan...

farsça tavla...

yek içimde hissettiğim buzsuz içilen viskinin harmanladığı ateş
du bara cebimde para,rezil edecek bizi umumi efkara
düsse üçerlik nota,alıp götürecek beni çok uzaklara...

hep yek...

yek içimde hissettiğim buzsuz içilen viskinin harmanladığı ateş

mutluluk...

bizim tipimiz yok,arabamız da yok
fakiriz olm biz
yürüyün köprü altına
mutluluk en ucuz şaraplarda...

piç olmak güzeldir...

bana bak,aldırmıyorum sanma
üstüne basa basa söylüyorum
hava üç gündür yağmurlu
üç gündür ıslanıyorum
feleğin çarkından gelen sularla
elbiselerim üstüme yapışmış
saçımın şeklindenmidir nedir
velev ki,piç gibi hissediyorum
boşver,
piç olmak güzeldir be abi...

lovelier than...

"I think that I shall never hear

A poem lovelier than beer.

The stuff that the corner bar has on tap,

With black base and sky-blue cap.

The stuff that I can drink all day

Until my mem'ry melts away.

Poems are made by fools, I fear

But only Efes can make a beer..."

onu bunu boşver...

gerekli dipnotlar yazını sonuna saklanır çoğunlukla ama bugünkü yazımı kısa tutacağım için başa yazıyorum: reşitpaşasporun sahadan uzaklaşan iki rakı kadehinin ileri uçta yerini mini bardan bir isim alıyor:efes! üzerinde vitray çalışırız dimi? onu bunu bırak sebahattin abi sigarayı bırakmış...sonunda babam içmezken o benim dumanımı soluyacak!adaletini seveyim be felek!senin de yalanını s2m kamil!

dalyada isyan....

cebimde bir lira desen yok,madara olucaz yine meyhaneye...hadi bakalım senin canın sağolsun,bu hayatta hep alacaklılar iyi olsun.bana ihanet borcu kalan kimse kalmasın...

mor salkımlı o sokak...

evet,
aklımı firara vermişim zaten
bir şiiri kıskandıran gözlerinle yak beni

"buzları üşüten bozkır ayazı
ve denizden yeni çıkmış rüzgarlarla gel
kuru dalları bastıkça kırılan eylül
hüzün karası bir hasrete soyunup dökülmüşken
kurşunlara dizilirken susuz denizler
kapattım penceresini ömrümün
çektim perdesini
hazırım
yak beni"

metalurji kulübü yine sabahladı...
k.g. ye atfen...

bab ı hal...

yeni dertten medet uman kaçık!
işaretler açık,
beni cefâkâr edenle
aynı değilmi kaşlarımı eden çatık?
ve dudaklarım,
dudaklarımda o koca yarık,
sol yanımdaki o kırık,
ve saksıdaki çiçekte
ve sokakta havlayan itte...
üflediğim kaçıncı poyrazda,
hangi meyhaneden demir alacak?
ve o adaya yelken açacak
bu koca bedbaht!
bu bedâvet hangi çadırda,
yıldızları ıskalayan gecede,
sıcağın unutulduğu o,
hangi denizde sona erecek?
hayyama şarap ne zaman yetecek?
bu
gabâvetin hangi nevbaharda,
kaç günahtan sonra sona erecek?
cehennem nizamiyesinin etrafında
kaçıncı isyandan sonra...
bana tütün ne zaman yetecek!?
dökülen sırlarım ne zaman geri gelecek!?
bu bedbaht tatsız tuzsuz düz rakıyı,
daha ne kadar akşamdan,
becayiş i cefadan,
sebahattin abiyi anmadan,
mastörü beklerken sıradan,
haline tercüman bulamadan...
daha ne kadar kendi denizinde hem boğulup,
hem denizi döven balıkçıların ağına yem olacak!?

şimdiden şerefinize...

yedin bitirdin beni voltalar
hepsi benim davacılar,davalılar
o zaman çek mastor çek...

godfather II in real life...

that chancellor backing up those sons of bitches!
my regards to Frankie Five-Angels...
aklımı firara vermişim...
bir şiiri kıskandıran gözlerinle yak beni...

sıkıyorsa bunu sansürleyin...

şahine gaz mı daha iyi gider
megan kırk litrelik depoyla kaç kilometre yol alır
seat yine onbire geliyor
iskambil oyunu ha bitti ha bitecek demek ki
ki bazı kafalardan şuayiptemi balkondamı
kaçar tane diye çatlak sesler yükseliyor
çanın kömürünü seveyim,adamın aklını çalıştırıyor
ama çok çekme belangı bulursun
yankılanan uşşak oyun havasının aranağmesi
dudaklarımda istanbulun lodosunun çatlakları
ve o çatlaklar arasından süzülen
dostlar kıraathenisi sigarasının dumanı
muratti elçi değil şendi
hörst bitti,sığır kesin iki miller içer,
ben tombik,diğer ayılar da dört liralık şarap
maça değil ulan, adam olun!
namus bacak arasındaki ikiyüzelli gram et parçası değildir
o zaman alp ile sevil uzaylı mıydı
bir de o değil de öyle böyle değil
acayip seviyorum demeyeceğim
kardeşlerim kuaförcü kızları kafalayamazken
harun yahya bu konulara da değinirse diye istirham ediyorum

ak düştü saçlarına

belki ak düştü saçlarına
belki sevmekten yorgunsun
sevgiden yoksun
belki eski bir plakla
maziye yanıyorsun
haklısın
hayat eskisi kadar avans vermiyor
koşar adım yaşamaktan bıkkınsın
umutların gülmüyor artık yüzüne
fallarda bile çıkmaz oldu mutluluk
ömür geçip gidiyor mu ne!
neresinden yakalasak hayatı, neresinden
biliyorum
sende artık boş verdin, bıraktın kendini
hiç kimse anlamadı seni
sevemedi olduğun gibi
denize bırakılmış istiridyedeki inci tanesi
ve anasından ayrılmış bir çocuk kadar yalnızsın
oysa..!ne umutların vardı senin, ne hayallerin
kimselerin göremediği düşlerin vardı hani
onları hangi zalim sevgilide bıraktın
bak!genç yaşında ak düştü saçlarına
yorgunsun sevmekten, sevgiden yoksun
hayli zaman oldu sesini duymayalı
gizli gizli mektup yazmayalı çok oldu
kapanmış bir telefonda kaldı yasakların
ve sevinçlerin
pişmanlığın zaman zaman
yarım yamalak yaşanmışlığın
her şeye rağmen sevmek güzeldi
güzeldi dalıp dalıp gitmek uzaklara
umut etmek beklemek çok güzeldi
hiç kimseye güvenmiyorsun artık
kimseye dönemezsin sırtını
oysa ne çok dostun vardı senin, ne çok arkadaşın
gecelerce gezdiğin, sabahladığın
çare aradığın dertlerine
hani elli gram beyaz leblebiyle iki kişi bir büyüğü devirdiğiniz
dostun vardı senin arkadaşın
ve paran vardı paylaştığın
şimdi gücüne gidiyor aranıp sorulmamak
bir selam bile gönderenin yok
hep yollarda gözlerin
artık bekleme
herkes yarı yolda koyupta gitti seni
çok geç anladın yalan olduğunu sevmelerin
sevilmenin ise bir talan
görmek istemedin sırtındaki hançeri
koynundaki yılanı besledin
kendini kandırdın hep
ihanetin yağmuruyla ıslandın
kimse farketmesede erken yaşlandın
şimdi uzaklarda hüzzam bir şarkıdır
seni ağlatan yanlızlığın kıyısında
ve eski fotoraflar
yazık çok geç artık
maziye bir bakıver
neler neler bıraktın
ak düştü saçlarına
sevmekten yorgunsun
sevgiden yoksun
şimdi eski bir plakla
geçmişe yanıyorsun

halimiz bundan ibarettir...

hergün sigara zamlarından dem vurup ikinci pakete yumuluyoruz,ya da göz yumuyoruz
ama gece hala karanlık,hani leman samlar,levent yükseller,ay ışığı boğazda
toplar bunların hepsini biri buraya yazar adına da iç kanaması der.
telaşa gerek yok,erken teşhis hayat kurtarır...
halimiz bundan ibarettir...
yine hicazdan devam eder,yanaklarımızda birikenlere sen deriz,yanağı pembem deriz
senin adını da daha sonraları yürünesi en uzun yol pohpohlamaları ile dert koyarız
bizim sazımız çelikten;ne kırılır ne duvara asılır
bıçkınlığımız ne içtiklerimizde,ne söylediklerimizde,ne de giderlerimizde
bıçkınlığımız geride bıraktıklarımızdandır,
onlarda yıkılan masalar,yakılan ceketler dışındakiler...
halimiz bundan ibarettir...
olsun onlar da üzülmesinler,şarkılar hep onları söyler.
bunlar şimdi oturup tartışmaya kalkarlar,ben şimdiden buraya yazayım:
yakarsa bu dünyayı garipler yakar adlı buram buram sayın gürses kokan
isyan dolu bir yazı yazarsanız referans olarak burayı gösterirsiniz
parantez içine de bak adam taa kaç sene evvel söylemiş yazarsınız!
ibrahim bile golü gördüm diyor,bu alemden ne beklersiniz,ulan dönekler!
halimiz bundan ibarettir...

sınav haftası diyalogları...

-türkiyede çok petrol var.
-abi bizim oralarda tarlada kabaklar siyah çıkar niye çünkü petrol var tarlanın altında.
-tamam o zaman gel biz bu işin mafyasını kuralım diyeceğim,ama çıkarttırmıyorlar güzel abicim!

-canım tatlı çekti...
-votka içelim mi?

11.03 yazar odayı terkeder,beş kat aşağıya inip,tekelden iki bira alıp içmek niyetindedir
11.10 yazar biraları içtikten sonra odaya gelir,telefonu çalmaktadır,oda arkadaşı arar
-abi tekele gidiyorsan ben de bir sigara istiyecektim,onun için arıyordum
-gittim geldim zaten.
-bira içmiycek miydin?
-e iki bira,e beş dakika,iki dakika gidiş geliş...
-trakyalının böylesi(dumur)

-diferansiyelden sonra ahmet'in gözyaşlarını görmek hayatımın en acı tecrübesiydi,eminim kimse supernaturalde bile kardeşlerin durumuna bu kadar üzülmemiştir.

-üç kere aradım niye açmıyorsun telefonunu?
-küvete süt dolduruyordum.

-alkol bazlı düşünmek...
-biz değil bizi bu hallere düşürenler utansın...

over and out!

kapılma rüzgarıma sen de aldanırsın...

tork akışı yavaş!
diferansiyel sana diyorum!

metalurjide terimler vol5 karbürizasyon...

üzerimizdeki kabuğu,ölü toprağını,
konu başlığımıza istinaden karbon kaynağını söküp atmak gerek
sıcakkanlı olsakta soğuk işleme tabi tutulduğumuz için hep şu heyhatta
toparlanma ve yeniden kristallenme süreçlerine alışkınız
içimizde hep o dislokasyonlar,ikizlenmeler...
bizim ilacımız belli,reçetesi belli,beş yüz metreden
veya yoldaş ozanın deyimiyle moskovadan trakyalıyız
bu yüzdendir ki
bin miligramlık antibiyotik tabletleriyle tedavi edilemememiz,
soneyi okumasakta
ingiliz atasözlerine ev sahipliğini yapan güzide tepeler
kinayeli yolcu,sayın koç,kıraathane günlükçüsü ve sayın koltan
sensiz olmaz sebahattin abi
ve şimdi soruyorum fatih kısaparmağı anarken
olur mu böyle hasan...

işte öyle birşey vol3...


önce elimizden tuttu sonra bıraktı
adına kader dedik
sevda yanıkları üzerine konuştuk
ortaköye doğru yol aldık durmaksızın
fransız bayrağı dedik
eşitlik,özgürlük,kardeşlik dediler
bizden birşey eklenmezse olmaz dedik
yanına bir kadeh talay doldurduk
birtek boğazdan geçenlerden selam aldık
biz sessiz kaldık
nazizm böyle birşey demekki dedik
ama siz golden shot takılırdınız dediler
artık o kadar bıçkın değiliz dedik
yol çırağana gider görünüyor dediler
eskidendi o dedik
tek biryere çıkar burası dediler
kafam başka yere gitti
işte öyle birşey dedik...

i never used to walk alone...biggest lie of my life...

hacı,
nothing left to say but goodbye
dert edecek birşey değil beya.
boşuna kafana takıyorsun.
zamanla olur böyle şeyler,
görüşemezsin hep.
hem sen alışkınsın,
buna da mı alışacaktık!?
şu anda tuttuğum beyaz saçımı da
sana adıyorum,
yıkıldım.
kıraathane günlükçüsünün deyimiyle,
mafoldum.
artık daha sonraları(!)
genelde içtiğimiz
rakının yarısını söyler çırağanda
cuma akşamları tek atarım,tek
cam kenarı masada,sırtım ortaköye dönük...
evet eğlencenin tekelini alkole bıraktık
sen yapma dedin biz dinlemedik...
sen içimdeki ukte dedin,
biz mangal sefası sandık...
sen bu şarkı ne dedin,
"intizar"
hatayı sahipleniriz
bu yüzden yalnız yürümeye devam ederiz
ne de olsa beşiktaşlıyız
evet,
şimdi sıra elveda demekte
ruhun yeter!

işte öyle biryer...

kaçak işçi çalıştıran yerin adıdır "masumlar"
ızgara yerken bir türkü çalarsa
ve yarına çıkmaya senedimiz yok diye
bir tek rakının ikram edildiği sevaphanedir "masumlar"
ghettonun tek çekilebilir yanı
yumuşak kalplilerin bile en büyük giderlerini çektiği
duvarlarından oluk oluk haykırış akan mapushanedir "masumlar"
işte öyle birşey
işte öyle biryer
ghettodan selamlar...

düzlüğün antagonisti...

promil yüksekken bu gece,ben adnan beyin şahsına münhasır sesine,o meyhaneciye,kadehlere aşık...hussein el jassmy yada keşan çingenelerinin çakma versiyonu dom za vesanje bizi tavlayamadığı(!) için açtım heralde sonraları o bira şişelerini.ve o ardarda gelen,elalemin giderlerinden sonra.meyhaneci benim sırdaşımdır diyor adnan şenses.yeri geldiğinde tercihlerimi bildiğinden,trasnportta babamı bir numara geçtiğinden,livaneli çaldığından eko abinin adamı olması bu yüzden demekki ismail abinin.şehir kulübünün müdavimlerinin eminim en az birer sebebi vardı buraya takılmak için.kaldı ki kimsenin ismi ve fotoğrafı üyeler panosunda asılı değildir.burdan da müdavimlerin vefasız olmadığı ortaya çıkıyor.farmokolojik özelliklerde eminim yine herkesin bi sebebi vardır,nostaljik ve metalurjik insan olmak gibi.
endikasyonlarda ise ilk başta ghettoyu görmekteyiz.dozu ise bu konuda doktor tavsiyesini henüz alamamış olduğumuz için ;italyada yaşamadığımız göz önüne alınacaktır; bu konuyu es geçmekteyim.advers etkilerde ise herhangi bir yan etki görülmemiştir demekle yetineceğim.saklama koşulları:soğuk içiniz.farmosetik dozaj şekilleri;kutu,fıçı,tombul,vs...
derler...bırakın da demeye devam etsinler.bırakınız yapsınlar,bırakınız etsinler.düşük kur yüksek faizli ekonominin allah bin belasını versin...

yürünesi en uzun yol...

ötekileştirmek ne kadar bana göre olmasa da,
siz ve biz farklıyız derken siz,gözünüzde o mutluluk ışıltısını görmemeyi
siyaseti,tarihi,ve de bir çok şeyi laf salatası üzerinden duyup öğrenmemeyi
lise arkadaşlarıyla ilişkilerim çok iyiyken
kuzen ilişkileriminde aynı güzellikte olmasını
pamuk gibi bir babaanneye sahip olmayı
eğlenceyi alkolün tekeline bıraktırmayacak bir hayat tarzına sahip olmayı
iyi bir kaleci olabilecekken futbola veda etmemiş olmayı
her ne kadar duruşumuzu değiştirmesekte beşiktaşı daha çok şampiyon görmeyi
balıkçılık pek değilde,sandalcılık yapabilmiş olmayı,
içinde sayın mürenle kürek çekmeyi
subay olmasa da,bir istihbaratçı olmayı
klarneti çok daha iyi tanıyor olmayı
şan derslerine gidebilmiş olmayı
öyle bir geçer zaman ki dediğinde radyoda biri;hüzünlenmemeyi
veya hicaz masallarda sesimi kısmamayı
nostaljik adam olup eskiyi anarken durup dururken ağlamaklı olmamayı
eski baba-oğul ilişkisini daha başka boyutlarda yaşayabilmiş olmayı
ve ah sen komutanım...
sabretmenin sevap olup olmadığını bilmeyi
daha az sigara içiyor
yada kaçak sigara içiyor olmayı
itüde adam gibi adamın daha fazla sayıda olmuş olmasını
baba parasıyla değil de,bir chevrolet alabilecek olmayı
ya da öncesinde bir ehliyet sahibi olabilmeyi
sonunda kırılacak olsa da,bir süreliğine sazı elime alabilmeyi
adın batsın dememiş olmayı hiç
tabutumuz kalkarken teneşirden,orda kalanın hicran olmamasını
bunun içinde hayaloğlu dinlememiş olmayı
beni hatırladıklarında yüzlerinde bir gülümseme bırakmayı insanların
yeni yıl,doğum günü vs. özel günlere erebileceksek tekrar
kalan zamanı ve o günü ghettoda geçirmemeyi
karanlık dehlizlerde soğuğu kötü bir ruh nefesi kadar yakında hissetmemeyi
düşük kur yüksek faizli ekonomiye küfretmemeyi
birazda görev sürelerinin az olmasını
ve son olarak ağam ben nasıl ediim dememeyi
isterdim...

ama sen kimseye söyleme anne...

bir sağıma baktım,bir soluma
yüreğim sızladı ağladım annem

A trip to the junkyard...


Junkman Big Shot Alkan Returns Home


işte öyle birşey...

beşiktaşımız avrupanın köklü kulüplerinden keşansporun 10.5 numarası çalım reşatla 3 yıllığına anlaşmaya vardı,sözleşmeye selim sesler klarnetiyle renk getirirken,demirören roman olsun bizim olsun dedi...

her ne kadar...

kara kaleme almıyorum yazımı bu akşam.klavyenin tuşlarını zor bulmaktayım.tuğrul çoktan pert.murat az önce gitti.uşşak şarkı çalarken daldı uykuya haldun.yıllar geldi geçti gözümün önünden bu gece.dedim ki meğer ben ne çok şeyi,ne çok kişiyi seviyormuşum bu gece.merhaba demeden,elveda dedin:vefasızlar meclisten dışarı.meğer ben ne çok seviyormuşum çanı.ne çok büyüklüğünü görmüşüz o küçük kasabanın,ne çok şey katmış bize.ne çok sevmişiz lise arkadaşlarmızı,ne kadar bağlanmışız;her ne kadar ilk sigaramı onlarla tüttürmemiş olsamda...yalnız adamdım ya o zamanlar...hep böyle tekelden giriyorum olaya umarım yanlış anlaşılmam;her ne kadar bir babayı kendim içsemde...her ne kadar ülkeyi kurtarsakta,o "lafını bölüyorum kusura bakma" şeklindeki siyasetimizi,hepsi yalnız adamlar olsa da taximde ava çıkmamalarını seviyorum heralde...ama tuğrula şaşmadan geçemiyorum:demek yıldızda harbiden kızlar teklif ediyormuş..."yalanını sikeyim kamil" demek istiorum.bu cümleyi içimden geçirmişim gibi düşünün,argo olsun istemiyorum yazımda...literatüre böyle geçmesini istemiyorum,edebiyattan anlıyoruz;her ne kadar kafamız güzel olsa da...vay be karşim kafam güzelken yazıyorum.seni bu yüzden seviyorum heralde.veya kıraathane günlerinden bişeyler kaptığımdan haldunu,ya da aşk acısı çeken uğuru ne demek olduğunu anlamasamda,muratı jargonun bana ne demek olduğunu öğrettiğinden işte o usturuplu çocuğu...her ne kadar...her ne olursa olsun...biz hep beraberiz....ben bülent ersoy tuğrul ve uğur kısaca metal haldun bilmediğini iddaa etse de arabesk sevsede...ben klasik tuğrul haldun spor,uğurun ne sevdiği belli olmasa da...ya aslında benim yazıyı burada bitirmem gerekiordu ama yeni bir bira açtım,nasıl devam etsem...kim dedi o son on birayı alın diye.her ne olursa olsun,her ne kadar...yanımda bu isimlerin olması beni mutlu ediyor,promile gerek yok!

yükseklerden uçmak...

Bu gece deniz sakin
Tıpkı son gününde
Bana bakan ela gözlerin gibi
Granit gökyüzünün üstünde
Paslanmaz çelik olan aşkım
Misali parlıyor ay yukarıda
Fon kara,aşkım bembeyaz
Siyah-beyaz mutluluğu Nostaljik Adamın
İşte böyle birşey bir Beşiktaşlının
Sana olan aşkı...

bu gönül şarkıları...

aşktı bizi mutlu eden
bir mucize olsun dedik
dedim
zaman dursun falan demedim
üstüne basa basa diyorum
kalenin bedenlerinin çocuklarıyız
yağmurlar sussun
barmen hep aynından versin
böyle bişey de demedik
demedim
okul duvarlarına yazı yazmadıkki hiç
iki cümle
iki cümle buraya yazmaya çalışıyoruz
hele hiç duvarlarında şarap şişesi kırmadık çibalin
her ne kadar haketsede
ya da haketmese de
o duvarlar işte istanbul gibi olan
napalım içimiz el vermiyor
özlüyorum
tütünümü içime çekercesine içiyorum hasreti
adına bira diyoruz sonrada
başka çare yok
belki sende anlarsın
ne var sebahattin abi
fenerliler hakkında fikrimiz hala değişmedi,
hepiniz hala öylesiniz
aahh
sende başımı öyle bir döndürdün ki
bu alemin neresindeyim
"bir gençlik masasında
ikimiz arasında bu gönül
ah bu gönül şarkıları..."

this is koz/koz is this...

kandilleri naile abladan öğreniyoruz diye mevlana olmadık ya
hala a.m. leri kabul edemiyoruz(!) ,adam olan gelsin...

"-bu akşam kandil,iki rekat namaz kılalım,
-o zaman abdest almamız lazım,
-abdest alıcaksak önce bi porno izleyelim..."

ama midyeleri tek kişiye de kitlemeyelim..(!)

klimayı açıyorum,çarpılmayın hea...

...(korna sesi)...Allah bin belanı...

lan sevgilimize kırmızı karanfil alamadık ama sor bi neden?
kht,uAn,2rull beraberdik.e bizde içtik...şuayip forever...istanbuldan bi üç yüz kilometresi var...

koc'u unutmam,unutamam.jargona uşşaktan sesleniyoruz:unutamam seni...tire'ye saygılar...

power of the money,money of the power...yada tam tersi...ya da amele yanığı...hea benim kafa başka yere gitti...

bu alemde üç tane jack vardır:jack nicholson,nicholas cage,edward kuşku...bide jack daniels...

aşkta kazanmak kumarda kazanmaya benzemez,bulaşıkları sürerler adama,akıllı ol!sesine dikkat et...iyi "möö" le...

sonunda vurucan turnayı gözünden edward...ne vurması,ben karıncayı bile incetemem...avcı olan benim dimi?

burası beşiktaş,alayına gider,kht git artık,gidişin de dönüşün gibi olsun meaşallaahh!kaç kadeh kırdın sarhoş gönlünde,ama bir türlü avunamadın...

balıkesir 1-2,kuştepe 9-8...şimdi spor zamanı...

kop,kop,kop...

...

bu sefer gidiyorum diye yağdı yağmur.
kalıcı değilim bir süreliğine,
geldik bi fırtına gidiyoruz bi fırtına,
haydi eyvallah...

ne olur...

hayır gelmiyorsun,kalenin mor salkımları sana küsüyor...devren satılık hayatımın tüm haklarını devrediyorum sana bu gece,umutsuzca.gelmiyorsun...gözlerin yazımın harfleri,ah edişlerim kulaklarında çınlamalar...hicaz şarkılarda buruk sesim,nerdesin...uykular yok gözlerimde nice zamandır.aşık değilim.yıldızları gökyüzünde sevmiyorum,hepsi birer birer kaysın istiyorum.hepsinde dileğim sensin...ayakkabılarının tozu olayım ne zaman sahile yürüsen.ne olur gelsen...

ne olur...

terbiyesizliğin lüzumu yok...

...sonunda bunu dereye çekicem konkin gel konkin gel,oyuncu hayvan tabi gelicek,basıcam çimentoyu sırt üstü devrilip kalıcak,vericem bulgaristan sınırından yalla...

metalurjide terimler vol4 irreversible process...

....iç enerji bir hal fonksiyonudur...
.......................... .hava sıcak
....................dört duvar arası
.........................tansiyon düşük
........................... ....nabız tavan
...............................önceki günkü
....................pantolon ve gömleği ara
.................. ....biraz tuz dök avuçlarına
...................... ....kadehler hala bulaşıkta
............................tek arkadaşım tabakada
..................................görüntüm aynada
........................gönl-ü yarali y-li firkatı firhan
...............................katettiğim yolun önemi yok
.....................................................dedim ya
...............................iç enerji bir hal fonksiyonudur...

baş belası...

açlığı bir kenara bırak.sigaraya ziftleniyorum çaydan evvel.beni bekleyenler büyük.farklı mönülü farklı saatli kahvaltı günleri.bir de ben hiç mi hiç anlamasamda,kaide gövde ve başlıktan oluşan mimari öğeler.e güzel...

dijital manipulasyonlar ekleniyor hayatımıza deklanşöre bastıktan sonra,terasın altındaki katta,birkaç tanımadığım çaylak mikrofonda.çayımız var.e ama hani tavla?bu kadar inatçı olma.

final dönemi mi?kimin umrunda(!)tatili erkene çekip denizin üzerime ağlamasına izin veriyorum ve pantolonumda,gömleğimde tuz lekeleriyle yaşıyorum.e herşeye geç kalmamızın sebebi de bu değil mi..?

akşam olup hüzünlenmemizden mütevellit,madem 67 model klasik arabamız yok,biz de huzuru 19.45-20.45 vapurlarında arıyoruz,sonraki adımın fenere olacağını bilmeden.bir kadehin eksikliğini hissederek de olsa,nereye gidiyorum.bilmiyorum.ama gidicem az kaldı rahat olun.e kaptan siz nereye?kayalardan öte tarafta bi yer gözükmüyor.tersim döndü.dalgalardan mı vapurdan mı meleklerden mi...

bir akşam son defalı,tatlı belalı...



oud taksim by riyadh ai sunbati...

biz de iyi bilirdik...

la geldik bi fırtına,gidiyoruz bi fırtına...anca mezarda uslanırız...

geceden sabaha mesaj...

karanlık bastırdığında
herşey aynı kalmıyor
camlara yazdığım ismin
artık hiç görülmüyor
arada sırada olur mesela
insan nedense uyuyamıyor
senin hayallerin çok büyük
benimse kaybettiklerim
bu yüzden bu gece
öyle herkes sigaranın ve rakının
meltemlerdeki selamını alamıyor
ve nostaljk takılmadığı için herkes
radyoda incesaz dinleyip
gözleri dolmuyor
karanlık bastırdığında
herşey aynı kalmıyor
vitraylara çizdiğim resmin
artık hiç görülmüyor
arada sırada olur mesela
yastığın nedense sert geliyor
kılıfları değiştiriyor herkes önce
sonra bir daha deniyor
ve uyumaya devam ediyor
keyfi kaçık olanlar benim gibi
bir satır ve bir satır daha
bir dal ve bir tane daha
ömrünü ve paketini tüketiyor
belli periyotlarla tekrarlanan
akşam beş çaylarında
boş bardakları doldurur misali
uykusuzluklarını tazeliyor...

farketmez...

desinler,
ulan farketmez
kardeşlerim beni asla terketmez...

babaoğluna ithafen...

derler..

2)kolay değil ben de kabul ettim,iki kadeh de atmak gerekmiyor ilk gelecek kelimenin senin adın olması için.aşık olmasan da aşık derler...derler...çağrıyı almıyorum ki baştan sona anlatsan ne fayda...o yüzden öpüyorum gözlerinden gerisini salla.
-
-
1)öyle bir havamız varmış,ben de bilmiyorum neden.kalenin bedenlerinin çocuklarıyız ya ondan mıdır bilmem.içmese de içti derler...derler...eski romanların üzerine şarap damlar,sen için birşey ifade etmedikten sonra bu gözler sadece ağlar.
-
-
3)dinle gecenin meltemini ve bilmecemi,kapa gözlerini...yıldızlara beni sormadıktan sonra nesi önemli ki?üzülmese de üzüldü derler...derler...gökyüzü istediği renge çalsın,ben kırmızı güllerimi topladım cennetimden.bu renkler yakacak keskin örgüleri seni benden uzak tutan cehenneminden...
-
-
derler...

hadi hoşgeldiniz...

hadi hoşgeldiniz,
şehir kulübü,balkon
ora ve gizemli pub
çanakkaleden adanaya
otorite kaynaklarına
önce selami şahine
sonra muazzez abacıya
çalan bu şarkıya
sonra kanal kayıtlarına
sigarayla tütsülenmiş
eski masallara
ve en son tekel yeşilkayaya
hadi eyvallah...

Adil Abi...


(...)
Gel yanıma otur Adil abi... Yak bir sigara.... Ben mi? Ben bıraktım keratayı... epeydir içmiyorum... Ama içtiğim günlerde de sigarayı çok iyi içerdim ... Bana bakan sigaraya başlardı hani... Konuşurken bir şey anlatırken dumanlar ağzımdan ritmik çıkar, konuşmalarım daha bir etkili olur hissederdim... Sigara üzerine bir şiirim bile var. Lakin burada okusam, belki şairler, duyar gülümser neme lazım...
Ben sigaraya Bafra sigarasının paketindeki o muhteşemlik yüzünden başlamıştım... O zamana kadar sigara paketlerinde jelatin kağıdı ile kaplama yok... O yeni teknoloji... Beyaz zemin üzerine el yazısı ile kırmızı renkte Bafra yazardı yanında da 20 yuvarlak sigara ... Üst kısmında jelatin paketinin kırmızı bir bandı vardı, oradan tutup çekti mi paketteki jelatine bir şey olmazdı sigara pakette bitene kadar dururdu. Bazı uzun yol şoförleri de bu sigarayı içerdi... Bazıları da o jelatini sökmeye kalktıklarında onları döveceğim gelirdi Adil abi...
Kızardım yani....
Sigaralarda o zamanlar filtre filan yok... Ev sigaraları, misafir sigaraları, hanımlar için, beyefendiler için, akşamcılar için, köylü için amale için sigaralar ayrılmıştı... O zamanlar da herkes gelirine göre sigara alırdı...
Mesela “Gelincik” sigarası beyaz karton kutusunda bir adet gelincik resmi, “Bahar” o da karton kutusunda yuvarlak 20 sigara onunda kapağında yeşil renkte karışık bir motif vardı... Sonradan; güleceksin ama Adil abi, o zaman ki AP’ liler onun üzerindeki resme bakıp Mao’ ya benzettiklerinden o resmi değiştirmişler sonra da sigarayı yok etmişlerdi ... Rivayet hani...
Babam “Yenice” sigarası içerdi... O da karton kutuda, 20 yassı sigara diye geçerdi... Devlet memuru idi... O, onların sigarasıydı yani... Bahar ve Gelincik ev sigarası idi... Misafirlere de sunulur hafif içimli sigaralardı... “Hanımeli” sigarası ... Ben onu görmedim... Bizden eskiler içermiş... Çıkan ilk sigaralardan biri... Akşamcıların ise “Harman” ı vardı ki, tok içimli 20 yuvarlak sigaraydı... Karton kutuda ama onunki ortadan itmeli... Kavuniçi renkte kutuda idi... Amele sınıfı “Birinci” sigarası içerdi 20 yuvarlak sigara tok içimli... ayrıca “İkinci” bir de “Üçüncü” sigaraları vardı bunlar da Bafra sigarası gibi paket halinde ama kağıtları saman kağıdı idi... “Köylü” sigarası ayrıca birkaç kere gördüğüm “Bitlis” Çok az çıktığını biliyorum bir de “Asker” sigarası vardı...
Birinci sigarası içinde her türlü tütün harmanı vardı hatta son zamanlarda yün iplik, çuval parçaları bile çıkardı... Gerisini siz düşünün abi...
Sizden iyi olmasın bir arkadaşım vardı... Kadife pantolon, başında kasket, kadife ayakkabıları vardı üstüne de basar öyle gelirdi bizlerin yanına, Çorumlu’ydu... Bilgili kerataydı... Çok da kitap okurdu... Hani romanların içinden atlamış gelmiş gibi hissederdik onu... Pavel gibi... O, Birinci sigarası içer bizim Bafra sigarası içişimize de tepeden bakardı ve bize “Burjuva” sınıfından birisi muamelesi yapardı... Kanıma dokunurdu biraz... Memur çocuğuyuz ya... Hatta biraz parlak delikanlıydık... Gençlik işte, boynuma fular takar ana caddede de piyasa yapardık yani....
(...)


Alıntı: Mete Kaynaroğlu

boşver...

derdetme be güzelim boşver,zaman değil mi gelir geçer
hayaller huzura erer,bir ateş değil mi söner geçer...

farzet...

farzet sokak lambalarının,yol çukurlarında birikmiş yağmur sularına vuran şavkından bulabiliyorum yolumu.rüzgar ve ben.üç tekerlekli bir çocuk bisikletiyle savruluyor,sonbahardan nevbahara çıkmış solgun yaprak.farzet sol omzumda ceketim,sağ elimde sigaram ve rüzgar.ve rüzgar yüzüme yüzüme vuruyor dumanı.daha da aralanıyor gömleğimin yakaları.yüzümdeki kesiklerden hala alabiliyorum kolonya kokularını.yeminim yok ama,hafızam var.yine geri dönüşü olmayan olgular kafamın içinde.farzet sokaklar üzgün,denizlerden gelen yağmur...seni sevmiyorum.hangi yokuştayım,gelmeyeceksen ne önemi var!!farzet sadıkpaşa,belki yüksek kaldırım.farzet elimde resmin,seninle konuşurken düşüyor bu heceler.farzet ki rüyadayım,veya yokluğunda kaçıyor uykularım.farzet artık gökyüzü maviye çalıyor,ben öylece durdum ve senin de beni sevdiğin bir dünyanın hayalini kurdum.farzet...

yürü be koçum kim tutar seni...

bu akşam bütün meyhanelerini dolaşmadım istanbulun,ama galatanın üstüne vuran ayın rüyasını,anason kokan pınarlardan aldım,öyle böyle değil çok sevdim...

sabahın konusu...

iki kırık kültabağı,
sigara külünden örülmüş,
masa örtüsünün kenarı.
bir kirli kahve fincanı,
yarım şişe su,kayıp kapağı.
beyaz renk gömlek askıları
çerçevede gülüzar ablayla
sebahattin abi fotoğrafları.
sağ köşede ekmek kırıntıları,
sol köşede herşeyin ilacı.
ortada kalbimin kırıkları,
geride meylerin parçaları...
tek başına sensizliğin yatağı!
üzerinde tarihi eski yazılıp
gönderilmemiş mektup yığınları...
burası feleğin çemberinin tam ortası

life's too short...

One day Life was going on a journey. It never saw its surroundings, never stood to appreciate the things around it. It walked and walked. There came the Ups and there came the Downs, and sometimes the path became rough and rocky, and tough to walk through, but Life kept going on, without giving itself the luxury of looking at the beauty that surrounded it. Time flew by, and before Life knew it, it was gone, once again Many times, the journey had given Life the chance to catch Time, but it was too hard, and after a few triesLife had given up. Life was surrounded by others just like itself, but they were separated by different sets of rules that defined each journey. They went on their own way, with their own worries about the paths they were following, some willing to end their journey, some waiting for it to end. Their paths met occasionally, but no one had caught Time it seemed and since no one had Time, they did not stop to ask each other what their journey was about and how they were going about it.Life sometimes wondered, what this journey, it was on, meant and why it started at the first place. But those were the forbidden questions that went unanswered.One day it felt exhausted and suddenly stopped, and looked around. What it saw was beyond description. The wonders of the journey, the sounds, the beauty of it started to unfold. It had no memory of experiencing this delight ever before. Life realized and suddenly regretted the things it had missed. They said it is never too late, but it was too late, the journey had ended and deadly silence of the Grave was everywhere. Death opened its arms to welcome Life into the abyss of darkness…

Author: My Dear;Tasmia

fazla geliyor...

her dönem kapalı gişeyi oynarken,
kalan beş vize,sekiz finali hatırladığımda.
her gün sigaramın dumanı artarken
ve perdedeki yanıklar pencerenin kenarında.
sahnede baş rolde oynarken,
kapalı ceza evi oyununu bugünün akşamında.
görünmezken,akşam güneşi batarken;
gülümsemeyi bulurken denizin tokadında.
duble kadehleri teker teker parlatırken,
hicazı vurguladığımda radyo bir zamanlarda.
olmuyor,yetmiyor diye ağlarken;
dönüp gerçeğe,rüyalarımdan uyandığımda.
bu hayat bana fazla geliyor...

iki nisan klasiği...

ümitler azaldıkça
ve yıllar ilerledikçe;
her yaş biraz daha artıyor efkarım,
birçoğunuzun özlemiyle,
bu kaçıncı sitem
günahkar olup çıkmadan önce
hatırlamıyorum,saymıyorum...
yine bir-iki nisan klasiği,
round yirmi,
ringde yine kadehlerle teke tek,
bir yılımı rutine bağlıyorum,
meseleleri çözecekmiş gibi sayıyorum önce,
kağıda döküyorum sonra,
bloğumdan başlayarak,
belli başlı kişilere
birer küfür savuruyorum önce,
sonra da çok seviyorum,
öyle böyle değil deyip,
böyle sevginin ızdırabını s2m
diyerek devam ediyorum
bu günün akşamında ve yarınında
dibe vuracaksam böyle olsun deyip,
anason kokan bir meltemden
alıyorum gecenin selamını
bi gidip geliyorum...

bu sana ithafen ilk yazım...

bu sana ithafen ilk yazım...
yazmamın sebebi yok,
daha önce yazmamamın da
hissetmenin insana yüklediği sorumluluğun da
ya da bunlara cevap bulamamamın da...
ama bu sefer var!
seninle güneye giderken
doğudaki köhne petrol istasyonlarında
gülüm alırdık molaları,
hatırlar mısın?
solda hurda bir araba,
sağda fıskiyesi bozuk bir havuz
biraz çimen,bir kaç ördek...
ve sen gittin ben orada kaldım
ben cevap verdim,önce sen aradın
doğudan doğan güneşin
karanlığa gömerken batıyı
geçmiş zaman yığınının yüklerini
omuzlarında taşımaya çalışan o yaşlı adamı
bizim mekanlarda ah çekip
hesap fişlerine yazarken hayatı
ama saymamışken kaç yıl oldu,sen ellerin olalı
evet,
bu sana ithafen ilk yazım...

büyüyorum...

ölçülerin dışına çıkıp bir sağa bir sola taşıyorum
bırak sen,müslüm gibi kafama göre takılıyorum
ve sigaramın filtresini koparıp yakıyorum
uzun bir nefes alıp zehri daha da arttırıyorum
görünesi çizgileri ön plana alıyorum,
ve eskitme efekti çekiyorum
kanal kayıtlarımın ve fotoğraflarımın üstüne
artık tüm alaturkaları re'den söylüyorum
hüzzam meyanları ezberliyorum klarnetin üstünde
çok şey istememeyi,küçük şeylerden mutlu olmayı
ve senin de onun da hayaliyle yetinmeyi öğreniyorum
Ton:Re-Oktav

en büyük yara:zaman

dondurulmuş patates tadında geçen okul hayatından
radyoda canlı yayın yayıp dibe vururken;
anılarla yaşıyorum ayaklarına yatmaktan,
ki o akılda kalıcı güzel anılar hiç yaşanmamışken...
doğum günümün yaklaştığı şu günlerde,
selam verdiğimizde sebepsiz karşılık vermeyen insanlardan,
benle ne alıp veremediklerini anlayamazken;
hesapları kesilmiş,üstü onları bırakılmış olsa da...
termodinamikte sistem çevre ilişkisini çözememekten kaynaklanan;
dört bir yanımı saran şu hislerin adını koyamamaktan...
üzgün olduğumu anlar diye annemle konuşmalarımı kısa kesmekten
kişiliğimden tevazuyu kaybetmemiş olmaktan
istinye bayırında iett fanı olmaktan
ve imkb den çıkan güzellerin beni hep pas geçmesinden
kendimi geçtim kuşkuya bir manita bulamamaktan
mavi yelek mor düğmeyi bir türlü bir araya getirememekten
nazariyat derslerimi hep kaçırmaktan
eğlenceyi,dertleşmeyi ya da unutmayı
bu genç yaşta *alkolün tekeline bırakmaktan*
içimde yılların yorgunluğunu taşımaktan
makale okumak yerine ebruli sözlüklerde takılmaktan
kahretsin!durup durup bunları söylemekten bıktım artık...

*Ey Kinayeli Yolcu! ,Bakma Sen Bakma sayfa 1 satır 5

sayende...

kırmızı kan çiçeklerini görmeyi öğrendim,
dengesiz beyazlar arasında.
ve soğuk mermerler üstünde yalnayak yürümeyi;
sürgün topraklarda...
mavi-beyaz dumanın kafa yaptırıp,
seni kaptan pilot hissettirdiği anları yaşadım
karanlık uzun koridorlarda...
bir bayan sesi sayesinde huşu içinde değil,
duvarıma atılan sayısız bira şişesiyle uyanmayı öğrendim
arka bloklarda...
mekanına uğrayanların seni sevdiğinden değil,
sadece ve sadece psikopatlığından geldiklerini ;
ve de her an cebinden sustalıyı çıkarabilme
ihtimalleri olduğunu öğrendim.
uyku ve huzuru kaçırmanın bir numaralı yollarını,
stresten sigara yakmanın ne demek olduğunu,ve bunun sonucu
sigarasız kalmanın eğlenceli dakikalarını,
iki paralık pazar mallarının kalp kırma sanatını,
ve de çürük raporu yemiş yavşakların nasıl asker olduklarını,
gerçekten çok iyi kavradım.
her zaman yapılabilecek bir saçmalığın olduğunu,
yapmazsan düşünecek olmanın
vereceği zararları hesaplayan zatı şahaneleri tanıdım.
ve alışmanın mealini,her türlü piçliğe
çok iyi anladım!
büyüksün istanbul,derinsin vadi.......

ghettodan selamlar...

pique-coeur-carreau-trefle

içinde bulunduğumuz karanlık vadiye
aşna fişnadan girmedik tavuklar gibi
hem asiyim,hem siyasiyim:
dünün yadigarlarını yargılamaktan
ve de tek tek,
idam cezasına çarptırmaktan...
trefli bir hayat sürmekteyim,
ele güne karşı güzelim hayatı
tek deste,dört seri
iskambil kağıdına indiren
zihniyeti kınamaktan...
çünkü bıktım artık
kupaları eksik saymaktan...!!!

güneşi görelim...

çanakkaleyi kurtardınız bizi ne zaman kurtaracaksınız!?

Tarih:18 Mart 2009,İstanbul

http://kafamguzelkenyaziyorum.blogspot.com/2009/03/big-think.html

bitmez tükenmez bu dert,ömür diyorlar buna...

unutacağım herşeyi...
çekilmiyorsa çekilmiyordur,yere batsın gitsin tüm bu dertler;
batsın ki;sigaraya tekrar başlamanın bir anlamı olsun...
gerçi hiç bıraktım diyememiştim,bir heves olsa gerek,
bir hafta hastayken tütün kullanmamak...
tütün mü daha zararlı,
istanbulun melankoli havasını ciğerlerine çekmek mi?

parlat kadehleri sebahattin abi,geliyorum diyebilsem...
altınolukta bir bardak buzlu bira içebilsem...
söz altımdakine okeyi atıcam ulan!
yeterki unutalım şu;
si bemol mi bemol sol diyez
şeklinde sıralanan meyanı (hayatımızı)...

unutacağım herşeyi,
mükemmeliyetçilik duygumu mesela...
nazar boncukları bulacağım önce kendime,
sonra rakımda buz aramayacağım...
yırtık pantolonum için üzülmeyeceğim,ve de
dikmeyeceğim onu...
bırak beyaz gömleğim kırışık kalsın
balık sırtı mantom da sırtımda ağırlaşsın...
sizin bir tebessümünüzle
gelsin,gülleri baharın açsın...

kaçıcam buralardan az kaldı...

hep aynı rüyadan uyanmakmış,sırılsıklam
hep aynı serabı görmekmiş,dağlanmış gözlerle
ne ilk aldanış ne de son yıkılış
ben hep yalnızdım,ama ilk kez farkediyorum
"ben burada yüreğim rehin,
sen orada yalnızlığın zehir" tadındaymış...

i am the highway...

pearls and swine,bereft of me
long and weary,my road has been
i was lost in the cities,alone in the hills
no sorrow or pity for the leaving i feel
i am not your rolling wheels
i am the highway
i am not your carpet ride
i am the sky
friends and liars,don't wait for me
'cause i'll get on all by myself
i put millions of miles under my heels
and still too close to you i feel
i am not your rolling wheels
i am the highway
i am not your carpet ride
i am the sky

...

beklenenlerin dudakları susmuş,
bizimkilerse kurumuş.
hep aynı rüyayı görmekten
gözlerim yorulmuş...
uyandığımda sonra
yine hepsi yalan olmuş!
beyazla demlenirken ve
tabi tahta karede yalnız otururken,
ahmet özhan hicaz seslendirirken
yalan değil,
pek kolay olmayacak seni unutmak derken
o günümün görüşü
yarınımın düşü yalan olmuş...
hatırlayamazken
son kelimeleri ve hadiseleri,
aklımızda kalan yavşak gürültüler haricinde,
kendimize verdiğimiz sözler yalan olmuş...
vefasızların plastikleşen hislerini
içimizde biz taşıdığımız için
nefret duygumuz yalan olmuş...
sonunda,
bu karanlık bize yadigar olmuş...

hakim bey...

sevgilimiz yok ki,kroluk edip adını yollara yazalım...gerçi biz kalenin...neyse...

ne gereği varki bu kadar vefasız adam hayatımızın bu kadar içine girmişken...dörtte dört gidiyorsun alkan,yani dört dörtlük kazık yiyensin,buna eyvallah...

eğlencenin tekelini alkole bırakmayalım burayı anladım,güzel tespitte,bu konunun sayınuğurlunun eline geçmesi de feci sonuçlar doğuruyor be hocam...ama kuşku söylediyse doğrudur dostum,hiç alınmam,evet o insan şerefsizse,ben de en piç ikinci adam olarak onun baş altıyım...türkiyede piskopat eksik olmaz,ikinci adam sıkıntısı çekilmez.iskender abi ye selamlar.ama galiba heralde biz disko kralı yerine çırağana gittiğimiz için açtırdık sonraları o rakı şişesini...kristallenmiş yeni rakı güzel olmuyor,tecrübeyle sabit!hele bir de peynirsiz...

sayın erden!hukuktan anlamıyoruz ve bunu biliyoruz,ama bize uygulanan mahkumiyet kararlarını da sonuna kadar kınıyoruz.amerikan konsolosluğunu champion sa üzerinden tarif edemiyoruz,bu da acı bir gerçek bunu da biliyoruz,ve bildiğimiz şeylerden bir tanesi de şampiyon kokoreç ve istanbulda meyhaneler üzerinden yol tarif etmek,daha neler neler,karaokeler,nargileciler,midyeciler...ha bu söylenmeden geçilmez,sıraselviler de taksi nereye yanaşmalı onu da iyi biliriz evellallah...

elimiz mahkum...ah sesimizi çıkaramadığımız için siz şu vefasızlara,yenilirken hep nağmalup yerlerimizden...affetmek ve unutmak lügatımızda ilk sırayı alırken...elimiz mahkum,o cevapları ararken,paranoyaya bağlanırken...alan kodumuz her ne hikmetse hep ikiyüzonaltıyken...elimiz mahkum,iki dilim fazladan ekmeği rica ederken,seviyorum deyişinin hayalini kurarken...bir de gözlerin renkli olsaydı,beni de sorsaydın derken...harcarnırken kendi kendimize her halimizle...

ben mavi-beyaz giyinmeyi severim,nazar boncuğun olayım...

we should do this again...

her neyse...

uygulamalı kuantum fiziğine girişimi yaptım şu heyatta...

niye kimse sol şeridi kullanmıyor,ben zamanı ileri sarıyorum diye siz mi yavaşladınız?bunca yıldır ne ben yağmuru ne de o beni sevebildi derken meğer ne doğru söylüyormuşum,bir kez daha anladım.yine çamurlu ve ıslak,yırtık paçalarım...yağmurdan çok yanımdan geçen arabalarla ıslanıyorum,kaderin bir fiskesi de siz mi oluyorsunuz be!?her neyse...

herşey güzel de,yalnız kaldığımda kendime cevapsız sorular sormayı ne çok seviyormuşum ben. noldu anı yaşa felsefesine?niye tekrar doğruları yapmaya çalışıyorum ki?işte en güzel örneği,yine sorular sorup duruyorum.oysa ben hep istemişimdir ki,asrın hatalarını yapayım,tarihe öyle geçeyim...yoksa ben iki kadehle kendimden geçecek adammıydım!?her neyse...

yıllar sonra beni anarsan...yok kürdili hicazkardan girmeyecektim yeni paragrafa.yıllar sonra ilk kez dinliyorum şu şarkıyı.sigaram bile değişti.ben şimdiden seni yollara yazdım.helal olsun kaderin cilvesine...ağır abi mi dersin,bir nefes çekimlik parlayan o ışıltı mı...her neyse alıp götürdü benliğimi uzaklara,her neyse...sen de bir şiirsin artık,her kimse...

gerisi yalan...

02.02 de başlıyorum ki,birileri belki beni anıyordur safsatasına değineyim...

öncelikle msnlerini,oley bu sabah yağmur var,bembeyaz,büyüleyici,istanbulda kar var,lodos esecek,yağıyor yağıyor,stratuslar geliyor, vs. vs. gibi iletililerle süsleyen,hem coğrafya bilgilerimizi tazeleyen ve hava durumunu takip etmemize gerek bırakmayan,hem metalurji okuyorum dediğimizde aa öyle mi erzincanda bugün hava nasıl birader diyen insanlarımıza,bu yanlış anlaşılmayı sonuna kadar aşılayan değerli meslektaşlarıma sonsuz teşekkürlerimi sunmak istiyorum...etilerde kar var,gerisi yalan...

ha bir de cv hazırlamak zor iş,gerisi yalan...katıldığım seminer ve kurslara ne yazsam bulamıyorum bir türlü,mor salkımda rakı nasıl içilir,sardunyada karafakiden rakı bardağa nasıl yağ gibi dökülür gibi dersleri verdiğimi,sevdiğim kitaplar kısmına da çilingir larousse yazmak istemiyorum.yenik başlamayalım olaya her zamanki gibi...gerisi yalan(!)

ben dünkü ben değil miyim neyim.nereye koşup yoruluyorum,ilacımı bulamazsam,ve değişiyorsam herşey külliyen yalan...yalancıdır hep aynalar,gir kalbime gör kendini...

buralarda birşeyler eksik,gerisi yalan!

eski-yeni şeyler...

eski şeylerin tadını,
yenilerin masallarını,
feridun düzağaçlarda aramak,
hiç mi hiç açmıyor adamı...

um a ithafen...

ps:hamiyet yüceses'in seslendirdiği doymadım sana adlı şarkıyı buraya koysaydım sanırım daha yerinde olurdu...

biri bana gül alsın...

iyi ki almışım ikinci paketi,bu gece de uyku yok.niyeti bozup açık bir mekan arasam mı diye düşünmeye başlayıp,kendime verdiğim anlamsız sözlerle savaşmaya başlıyorum...ister gece kuşu de istersen night stalker,demekki adamın adının bahtiyar olması gerekmiyormuş mavi gökyüzünün "ona da" dar edilmesi için dimi?gündüzlerim yalan oldu,artık sadece geceler...şey gibi oldu:hayatım simsiyah,hayallerim bembeyaz.ikisine de nerden bulaştıysam...

ne gurbetmiş be kardeşim.sen de haklısın komutanım.ben böyle düşünürken sebahattin abi aklıma geliyor...şimdi kim bilir o kaç parçaya bölünmüştür.keşke çanakkale on sekiz martta okusaydım,japonca öğrenir,kervan otelde anzaklıları misafir eder,akşamları da mor salkımda,handa ya da lodosta takılır,yata yata bitirirdim üniversiteyi...amaan sende.yine başladım keşkelere.eskidendi o!ona bakarsan şimdi harp akademisinde olmam lazımdı.ah annem yaktın beni...

biraz muhayyer-kürdi,saymadım kaç yıl oldu,sen ellerin olalı...
bilmem yüzün güldü mü ayrıldık ayrılalı
saint valentine's day yaklaşmış...lanet olsun hala plan yapamadım.ne kadar meşgul adamım.iş yerindeki çiğdem hanıma falan bir yemek teklif etsem mi acaba?papermoon falan şöyle oohh.heralde son günlerde gördüğüm tek bayan o olmuştur,gerçi o da çok gözümden düştü be abi,ya eminim ispanyolca dahi bilmiyordur,benim öyle kızla ne işim olur!benden selamlar olsun tüm renkli gözlülere...

çünkü hayat henüz gülmedi yüzüme...

büyük değişim...

artık bir çok şeye
ara vermenin zamanı geldi diye düşünüyorum,
yok sadece düşünmüyorum,
uygulamaya da koyuyorum,
aha buraya yazdım:
sosyal içicilik sınırlarını alt üst edip,

durduk yere dertlenmeye falan...
beni dertlendiren şeylere mesela,

yalnız hissedip,bu blokta saçmalamaya...
belki özlenirim biraz,hem burda,

hem sürekli gittiğim
ancak artık gitmeye ara verdiğim mekanlarda...
inş sıra gelir bi gün sigaraya da...

kalender...

dört takımın üçünü boğazın sularına kaptırdık-o da nasıl oluyor bilmem iğneleri kurtarıyorsun kurşun yok piyasada,takım satan pezevenkler sahile halat atıyorlar ama keyfimizi kaçıramazlar- ama sekiz kilo istavriti de yakalamayı bildik,dokuzar onar tane çekiyorsun be abi,ki yarım kiloya tekabül eder...gündüzüm de gecem de seninle oldu yeniköy!...ama ne de güzel oldu yeniköy!mısır ununa bulanmış balıkları meze yaptık bu sefer,dertleri değil...ha balıkçı hasan'ın karşısındaki çeşmeye de onbeş tane boş bira şişesi bıraktımki,toplayan abilerim bulunursa ordan alabilirler.dönmeye karar vermeden önce şöyle bir boğaza göz gezdirdim ne sarıyeri çıkartabildim,ne de boğazın ne taraftan karadenize açıldığını,bindik bir kia sorentoya gittik kıyamete...o trafiktede bişey olmadan gelebildik çok şükür...sayın gümüş'e saygılar...ya söylemeden geçemeyeceğim,bir de davidoff classic hiç bitmesin!cos carefully selected tobaccos blended to perfection

uşşak oyun havası

complicated...

i have no landscape,except that damn roads...por supuesto...thas why they call me alone cowboy huh?
hey pal you know what,as usual the time is going on,and plus its midnight
you're dead,and i bury you into my heart...bullshit
i need a drink dude!please give me the usual!
hey sapo!crees en al amor a primera vista?
don't you care about me anymore?
i don't think so!
and my last sentence is to you bastard! :some motherfuckers like you are always trying to ice-skate uphill!!!

oldies vol 2...

balkondayken,dans ederken rüzgarla,
ben ona iyi davranmaya çalışırken,
o ise saçlarımdaki beyazları
ortaya çıkarmaya çalışırmışçasına
alay ederken benimle,
zamanlı zamansız
tütünümü sararken çarşaf gibi kağıda,
dumanlı dumansız
yakarken dertlerimi,
sonra birkaç melodi ve biraz
beyaz-mavi bulut dudaklarımın arasından,
terkedemezken ben,
tevfik babanın
otuzbeş yıllık mesai arkadaşını
bir kalemde silip
mazide bıraktığı gibi,
birileri yokken bugünün akşamında;
kadehini kaldırırken beni anan,
ya da gönülden bağlı kalan,
bir kalpte iki can taşıyan...


şenay şenses-görmedim ömrümün asude geçen bir demini

ps:güzel bir başlık bulabilen olursa haber versin...

oldies...

rakı ve yanında beyaz peynir...
üstüne cilası bira...
sonra da biraz midye...
gel de şu şarkıları dinleme...

hamiyet yüceses-doymadım sana...

poésie passion des poèmes d'amour

je me suis réveillé encore ce matin,
avec mon amour dans mes mains..
je dis "je me suis reveillée" mais comprend-le,
il s'agit juste d'un verre de vin...

ordan burdan...


maksimde değil çakıl gazinosundaydı o akşamlarda zeki müren..yenikapı iskelesinin olduğu yerlerden sular çekilmemiş henüz.sandallar sallanmakta nazlı nazlı.ve hayatta parayla pulla karşılanamayacak bir huzur daha.sandallarda zeki müren keyfi...gazinonun arkasında odun depoları var.kesilen kütükler kazıklarla sabitlenmiş,yüksek bir yapı oluşturmakta gazinodan güzel bir görüntü ve sandallara nazaran daha iyi bir ses kalitesine sahip...ancak bir keresinde olduğu gibi kazıklar üstündeki onca insanı çekemez ve keyflenen millet nevaleleriyle beraber aşağıya yuvarlanabilir...ben her türlü sandalları tercih ederdim...

o zamanlar millet denize bile giriyor orda...poyraz eserse denize akan kirli suyun üst tarafında,lodos eserse bu su denizde heryere dağılırdı ondan girmezlerdi..e tabii şimdi girmeye kalksan antibiyotik yetiştiremezler..yeni istanbul ve yeni istanbulun omuzlarımıza bindirdiği yükler gitse de şu güzelim eski istanbul geri gelse...yeni istanbulda bir vücuda iki baş gerekiyor...
birde taştan bir yürek...
bu gidişindemi dönüşü olacaktı?
bu dönüş yine böylemi olacaktı?

voltalardayken

lodosun gözü yaşlıdır derler ama istanul ben gelince ağlamaya başlar...

bu kurak odamda bir damla su,bir bardak çay için nelerimi vermezdim...gerçi vericek çok bişeyim yok ama olsun.karnım da aç ama ne dışarı çıkıp bişeyler yemek ne de sipariş vermek istiyorum.keşke dün geceki pizzadan bir dilim bu geceye bıraksaydım.açlık ihtiyacımı zamanında üçyüz altmış tanesini 2.4 dolara aldığım sakızlardan karşılıyorum...şekeri bittikçe atıyorum,yeni bir tane açıyorum...radyo birzamanlara da uğramadım uzun süredir..istanbul rüyası nasıldır şimdi bilmem...ya minik yada neron...yada sanat öğretmenim...
atamıyorum bu sonsuz yorgunluğu üzerimden...yenikapı da müşteri bekleyen taksici abilerimiz aklıma geliyor zira,yada kabataştakiler...onlarla pazarlık yapmak kadar kolay değilki bu işler.
paketim bitmek üzere sanıp ikinci bir paketi almayı ve aykırı sayıda sigara içmeyi sevmiyorum.marjinal fayda git gide azalıyor bir kere.cey cey ekonomi...birde kendimi nejat alp gibi hissediyorum sesimin bu tonu yüzünden...ama ben tabi içip içip söyleyemiyorum,o ayrı konu...içip içip yıkılırım heralde,neyse...
veli efendiye gidip,atların önümden koşup geçmesini anlamsız bulup,sonraki ayaklara bahis oynayıp,yarış sonucunu beklemeden erkenden ayrılmalıyım ben de belki ...bunu kim söylemişti bir türlü hatırlamıyorum...
ama şunları çok iyi hatırlıyorum:

"tired with all these,for restful death i cry,
as,to be hold desert a beggar born,and needy nothing trimm'd in jollity"
shakespeare sone 66

siente mi amor...

En los dias de dolor siente mi amor.
Que vendra con el viento, que vendra con el sol.
En los ojos de Dios, lejos de ti.
Me veras en suenos, sentiras mi besos.

metalurjide terimler vol3 deformasyon sertleşmesi

yalnız başına başlık herşeyi ortaya koyuyor dostum!zaten benim iqum 133...
"now you can find me in the club
you know where we fuckin be"
2008-2009 Güz dönemine ithafen 3
THE END

biraz daha hicaz...

dört koma do diyez, beş koma si bemol...
dügahta hicaz dörtlüsü, nevada rast beşlisi,
şimdi bu soğuk kış gecesinde,
camlarda buğu sıcak nefesim.
uzaklaşırken bu sahilden, kalbimde damıttığım
artan acıyı daha da çok hissediyorum
armonik re minör
vedaları bir türlü sevemedim, huzura intizaren
nolur biraz daha hicaz...
açılırken bu koca boğazdan avrupanın sahillerine
kolay değil duygularımı dizginlemek
keman ve klarnetin sekizinci makamı
kolayca sürüklediği kadar
ve o an beni bekleyen sisli havadan
gelir hüzzamdan da etkili bir cevap
onlar camlarımdan süzülen
son deminde beni yakalayan bu yağmurun damlaları
nolur biraz daha hicaz...

metalurjide terimler vol2 dağılım mukavemetlenmesi...

saat 3.43...

istanbulun bütün radyo frekanslarını dolaşıyorum bir bir...hiçbiri açmıyor nedense...
zamanında midesinden çok çekmiş biri olarak,kahveyle mideme işkence etmekte canım istemiyor bu gece,ya aslında ben öyle sorunluyum mutluyum tarzında biri değilim ama neden böyle yazdım bu cümleyi bilmiyorum...yaşam enerjimi aldı birşeyler!dışarıda çok az yağmur var ama bunca zamandır ne ben yağmuru,ne de o beni sevebildi*yağmurda yürümek istemiyorum.belki inanması güç,böyle durumlarda sadece rahat uyumak için bile iki kadeh atardım,onu da istemiyorum ...

nasıl eriyik metaller içine ultra ince taneler disperse edilip,yüksek mukavemetlenme elde ediliyorsa,
bende küçük mutluluklar bekliyorum biryerlerden daha iyi hissetmek için,yada en azından onlara sahipsem bile görmemi sağlıycak bişeyler,birileri falan...

antonio banderas filmlerinin soundtracklerini andıran melodiler çınlamaya başlıyor kulaklarımda,nerden esti bu rüzgar...ışıklar kapalı,sadece her dakikada bir çekimlik turuncu birşeyler parıldıyor.kan çanağı gözlerimi kırptığımda mı oluşuyor bu zayıf korkak ışık huzmesi...
hayatın anlamı ateşböceğinin parıldamasımı...

artık ne o bir çekimlik turuncu ışık,ne de kulaklarımda çınlayan melodi var.bir gece daha beni yeniyor,ve son sigaramı söndürüp yeni aleme doğru ilk adımlarımı atıyorum ve savrulan son duman bulutuna kapılıp gidiyorum...

2008/2009 güz dönemine ithafen 2

metalurjide terimler vol1 kopma noktası...

acilen alt soğuma noktasına inmem gerekiyor,
tungsten ile mi kaynakladınız beni her yer yanıyor!!!

hepiniz komplekslisiniz
hepiniz üşütüksünüz
ulan hepiniz mi üç kağıtçısınız
polyanna gibi kalpazan birer kahramansınız
sizi tanımak
beşiktaş taraftarı olup,
inönüden her maç mağlup ayrılmak gibi birşey,
nerden bulaştıysam...
ulan bu hayatı insanları adam yerine koyanın ben....neyse...
niye neyse?
kaç kişi kaldı ki sevgiden,sitemden anlayan?
kaç yılım kaldıki arkada gözünden yaş akmayan?
ne fayda...

he bu arada istanbul!gidicem buralardan diye
ne güzelim ağaçlarının yapraklarını dök
ne de karlar altında kalıp okulları tatil et,küçük çocuklara yazık
ezberci eğitimden geri kalmasınlar...
üzgünmüş gibi görünme
hele bayram havalarını hiç estirme
seninle dönüşte hesaplaşıcam!
ve dönüşüm muhteşem olacak!

2008/2009 güz dönemine ithafen 1

senmisin gelen...

hey!efkar senmisin bu gelen...
hep aynı masada otururken ve ismimi üstüne kazırken
bardaktaki içkimi bitirip,sakiye "tazele" derken
son akşamında benim için üzülme derken
hey!efkar senmisin bu gelen...
penceremin kenarında resimleri yakarken,eşyasız odamda
dayanamayıp ellerimle söndürdüğüm
o fotoğraflar hala burdayken,isleri ellerime bulaşırken
ve tabii kırık kırık gülümserken
hey!efkar senmisin bu gelen...
yine bir gece beni benden alırken
ve bu zaman yığınının son anına sürüklenirken
nasıl düzelecek bu işler sebahattin abi derken
hey!efkar senmisin bu gelen
müzeyyen abla radyoda söylerken
gülüzar abla da açık mavi örtüleri sererken
en sevdiğim yemekleri bile istemezken
son çayımı içerken,balkonda buğday verdiğim kuşlarla
habersiz,ceketimi alıp giderken
hey!efkar senmisin bu gelen
ikinci baharda,taş plakta yada mor salkımda
telefon çalarken ama ben kendi kendimle konuşurken
daldığım bu uykudan uyanamıyorken
ölümcül mirasım bir an olsun yanımdan ayrılmazken
dumanı dağılsın diye camı aralarken
ve şimdi sigaramı söndürürken
söyle efkar senmisin bu gelen...

bir karanlık gece daha geçmekte...

enstrümental bir hayat yaşıyorum,
tıpkı telleri üzerinde koşturması gibi
bir kanun sanatçısının ellerini,
yayın kayıp gitmesi kemanın üstünde
gözleri kapalı çalan bir ustanın sayesinde,
ve yayların titreşimini kalbimde hissediyorum,
iğnelerce...
güftesi pek uzun değil hayatımın,
yalnızca adını koyabildim şarkımın,
sonrasında tükenen umutlarımın,
bu karanlık geçen geceyi özendiren
sessizliğim ve,
ilk yaşım kağıdımın üzerine düşen,
çöllerdeki son yeşile ab-ı hayat verircesine...

annemin kekleri...huzuru yakalamak...

radyo alaturkada peşpeşe dinlediğim
en sevdiğim ve en iyi bildiğim altı şarkıyla
üç kadeh içmemin,
bir yıldır mektup yazmadığım
evet! vefasızlık ettiğim
mektup arkadaşımı arayıp görüşmemin,
ve sonradan anladığım kadarıyla
artık onu sadece piyanosunun notalarında
duyabilecek olmamın,
boş kalmış çerçevelerime ve dolabımın kapaklarına
koyacak bir resmimin veya birilerinin resminin olmamasının,
yılbaşı programı olarak
hangi finale çalışmam gerektiğinin
hesabını yapmamın,
beni hiç mi hiç içlendirmediği
ve yazmam için birşeyler teşkil etmediği şu günlerde;
huzuru;
arka fonda klarnet dahilinde,
-sol notasının üç yarım perde üstündeki aralıkta çalsa dahi-
bir bardak sallama çay ile
ülkerin yaptığı üzümlü kekleri
anneminkilermiş gibi hayal edip yediğim,
ve arkasından tekelde uzunu kalmadığı için
bugünlük kısasıyla idare edip
sigaramla seviştiğim
bu dakikalarda buluyorum.
beni bilenler bilir,
evet yüzümde de o kırık gülümseme...
bu mülayim halimi seviyorum...

eskidendi o!

hayatımda değiştirebildiğim tek şeyin içtiğim sigara ve bira markası olduğunu göz önüne alarak başlasak ruh halimi anlamaya...gerçi yakında gelecek olan tekel zammından sonra bu lüksümü de kaybedeceğim gibi duruyor.tanju abi doğru söylüyor sanırım bu konuda "benim tek dostum içkim sigaram/onlarda terkederdi olmasa param."artık benim için tek lüks odamda seramikten hoş bir kültabağı bulundurmak olacak galiba.buna sahip olmamında altında,babamın seramik işinden emekli olmuş olması da yatıyor olabilir tabii...umarım,galiba,olabilir,sanırım gibi birtakım kelimelerden yola çıkarsak içinde bulunmuş olduğum hissiyatı daha iyi anlıyor gibiyim (galiba)...

lisede efendi görüntümün altında,yaşadığım yerin en piç adamının baş altı rolünü üstlediğim yıllarda olduğu gibi çok şey kazanmıyorum gibi geliyor hayattan.en azından istanbulda öyle... mesela karlı bir havada,romantizmin doruğunda bir güzelle yürürken arabanın birinin yanıma yanaşıp kızı alıp uzaklaşmasıyla ister istemez bir kaybediş havasına bürünüyor ruhum...kırmızı bmw.two doors.otuz dört/trabzonspor/altıikisekiz...
ulan istanbul sen mi büyüksün ben mi!
neyse ya,ben anca çırağan meyhanesinden duyururum sesimi...
ama keşke bu işler daha bedava olsaydı...eskidendi o!



sebebim...

başlar ki,bir namütenahi sohbet ve müzik girer peşinden,
geçerim kendimden,anılarımın alnıma vuran ateşinden...

her zamankinden çocuğum,küçücüğüm yirmili yaşlarımdan,
hepsinden farklı bir makam akar,gözümden düşen yaşlarımdan...

yanar ruhum,yanar bedenim,ateşe döner beyaz gömleğim;
nedamet hisler sarar,kaçar gider bedenimden benliğim...


kalemimin ucunun kırıldığı ve klarnetin nefesinin kesildiği an,
yıkarım masayı,yakarım ceketimi ve gemilerimi,gönlüm viran...

N.E. ye ithafen...

büyük özlem...

tekele girdiğimde zihni abinin buyur gözüm demesini,
veya tesellideki adamın hep aynı espriyi yapmasını,
büfeci engin abiyle poker oynamayı...
geceleyin arabayla turlarken amaçsız;
gidilecek ilk yerlerden birinin eski okulum olmasını...
kocabaş ı geçerken rüzgardan donmayı,
hele birde yağmur yağıyorsa...
kimilerince şuayip,kimilerince marangozhane;
dünyanın sekizinci harikası yapma uğraşımızı...
balkonda sisli havaya karşı içmeyi selim hocayla beraber...
özlere ne zaman girsem meze almaya;

nuri ve semih hocayı orda görmeyi...
tesisler,bi'yer ve gençlik arasında gelip gitmeyi,
aşk,sevgi,sex yollarında sürtmeyi,
çekmecelerin ordaki parkta votkayı shotlamayı,
terzialan göletine yalnızca bi sigara içmeye,
hacılara mangal yapmaya gitmeyi,
sonrada deniz gezmiş gibi poz verip fotoğraf çektirmeyi,
enayinin birine kahvede hesabı bırakmayı...
geceleri şehir kulübünde livaneliyi,
naimin yerinde klarnetçi yaşar abiyi,
babamla eve dönerken de altın nağmeleri dinlemeyi...
eve gittiğim ilk gecede oturup annemle sabahlamayı,
maziden kalma anıların olduğu kutuları bir kez daha karıştırmayı;
mektuplara,resimlere,hediyelere,eski karnelere,defterlere

bir daha ve bir daha bakmayı...
sonrada sigaramın külünü silkmeyi unutmayı,
annemin yaktın yine heryeri demesini,
ben yanmışım gömleğim de yansa nolur cevabını vermeyi...

bilmem ben ne haldeyim...

matlaşıp ayın rengi gibi,giden...

pantolonum ve çamurlu,yırtık paçalarım

ve nasıl donmasın sağ yanım,

elimdeyken soğuk kutularım...

ve nasıl yanmasın sol yanım,

yokken derdimden anlayanım...

ve nasıl,ve nasıl,ve nasıl...

velhasıl yine en bel altından vuruldum

dengesizliğe esir tutuldum,

kendimi fsmnin karşısında buldum...

adam olup sessizleşen ve yanıma ilişen rüzgar,

uzaktan gelip geçen farları saydım...

sayısız iki saatimi geçirdim...

bira kutularından ev yaptım

bacası yerinede ikibinimi kondurdum

beyaz fon siyah duman,

boş hayaller kurdum,

ağaçlar vardı tabii bahçemde,yapraksız...

...




hatıraların koruyucusu...

bir bayram tatilinden sonra,yine aynı yerde ve haldeyim...odama ilk girdiğimde ruhumu okşayan oda parfümü ve yumoş kokusunun yerini yavaş yavaş sigaramın dumanı alıyor...
daha fazla kırışıyor gömleğim ve artıyor topladığım saç telleri yastığımın üzerinden...balık sırtı montum daha ağır geliyor askısına artık...
sabahın yedi buçuğundan beri daha bir kasvetli oldu odam!

...saatler ilerledikçe artıyor efkarım,sen de ne vefasızmışsın be geçen zaman!
burda ne gece,ne de gündüz oluyor!gökyüzü hep kızıl,mavi,yeşil arasında gidip geliyor...
bazende altı ay gündüz altı ay gece...sanırım yine uç noktalardayım,hayatımın her anında,yaşadığım her olayda olduğu gibi...

isyan edesim var,ama gücüm yok!
gidesim var,ama yerim yok!

gereğinden fazla acı verir oldun istanbul...ama sana da kızmıyorum,karşıma çıkardığın güzelliklerin hatrına...

...et je reste la fantome de ton ombre le seul gardien de ton souvenir...

ve tabiiki şimdi sensiz

ve tabiiki şimdi ben,bensiz...

Phillies Blunt

The fresher the cigar
...the better the taste
many thanks to dear sister mimi!!!

hadi bi gidip gelelim...

kardeşim hata bizde.insan başkalarının acı günlerinde kendi mutluluğunu etrafa saçıp dağıtırsa,e gün gelir böyle yalnız başına masaya vurursun kadehini...ya iş nedense dönüp dolaşıp vefasızlığa geliyor,anlamadım gitti...hadi bi gidip gelelim demek istersin kadehi kaldırırken ama söyleyecek kimsen yokki...çokta pişman değilim ama şu beyazlarıda görmeseydik saçımızda be abi...

...seni bu şehirde buldum,bu şehirde kaybettim;ellerini tutamadan ve sana dokunamadan...

...ben de çok kısmetsizim be birader,ne ümraniyeye ne de topkapıya işim düşüyor..
ortam şenlensin diye desterenin soundtracklerine geçiyoruz...amaan sende beyav söyle darbukacıya patlatsın bi oyun havası...

hadi bi gidip gelelim...
artık bülent ersoyla düet yapmayacağım...

istanbuldan kız mı alınır ooğğlumm...sosyoloji hocam da doğru söylüyor galiba..doğru hedefe kitlenemiyoruz...ama boşver ya hocam ben emekli oldum o işlerden artık...
derin bağlantılarım varya,sen boşver artık itüyü falan ben seni bizim şirkete alırım insan kaynakları bölümüne kapitalizmin doruklarına yelken açar gideriz anasını satiimm...

hadi bi gidip gelelim...
bozcaada şarabı isteyen varmı?

ve son olarak umarım iyisindir tamara....
hadi bi gidip gelelim...

hesaplar benden...

bıktım artık hergün haykırışını duymaktan
sus!
biraz gönül,hatır be vefasız,
bil artık!
çal bir kerecik kapımı be vefasız,
unutma!
bu da bir son,
sıfır zaman birimlik
vakit geçirmişçesine
istanbul boğazı ve ben
iskambil kağıtlarından
sevdaların batağında
baba'nın yerinde görüşmek üzre tüm gençlik,hesaplar benden...

karaköy iskelesi battı,gönlüm sular altında...


yine büyükdere caddesinin gazabına uğradık bugün...

her cumartesi olduğu gibi aşiyan musiki derneğine gidecektim yine.kadıköye geçmem gerek.ama nasıl geçersin bu havada.soğuktan yada rüzgardan bahsetmiyorum.biz çanakkale poyrazının çocuklarındanız,istanbulun lodosu bize vız gelir...

mecidiyeköye gidemiyorsun,köprüden geçecek olsan adamlar zincirlikuyu girişinin orda kontakları kapatmışlar herkes birer içecek almış,araçlarının başında muhabbet ediyorlar.zaten maslakta da hala dün gece yaşanan kazanın izleri...tek çare yüzen bişeyle karşıya geçmek...

atladım dolmuşa,gidiyoruz beşiktaşa...fırtınada vapurların çalışıp çalışmadığını merak ediyorum ve soruyorum şoföre ;vapurlar çalışıyormu?
cevap:çalışıyor tabi niye çalışmasın(!)...derken minübüsün önüne rüzgarın söküp attığı bi ağaç fırlıyor!!!...daha sonra konu batan karaköy iskelesine geliyor.-karaköy iskelesi de bizim için çok büyük manevi değer taşıyor tabii,ne zaman galata köprüsünde içsek onun manzarasına doyum olmuyordu,kendisini rahmetle anıyoruz-...ne hikmetse herkes şoföre soruyor yine:"nolmuş limana?"...cevap:ben ordan geliorum,orda bişey yok yaaa(!)

ulan zaten o limanın artık orda olmaması gerekiyor,batmış o batmış!!!
şoförün bu tavrından sonra hemen en arka koltuktan cevap geliyor;"bizi böyle giderse ab ye almazlar"...
daha sonra barbarostada da bi taksiye girmenin eşiğinden dönerekte olsa limanı bulabiliyorum...

boğaz köpürmüş!
kıyıya vuran dalgalar otobüs peronlara kadar uzanıyor, çisi şeklinde yağmurlar oluşturuyor ve ben kadıköy iskelesine doğru yürüyorum...ve tam oraya vardığımda seferler iptal ediliyor...buyrun burdan yakın tarzında bir olay daha...artık tek çare üsküdar vapurlarıydı.vapurdayken sigara yakasım geldi ve çakmağımı unuttuğumu farkettim...samsum216 içen bi beyfendiden çakmak rica ettim ve şoka uğradım!!!adam sigaramı zippoyla yaktı.ilk defa gördüğüm bi kombinasyondu:samsun+zippo...bizi harbiden abye alımıcaklar galiba...

karşı kıyıda daha fazla tuhaflık-yada bana tuhaf gelen bişey- yaşamadan,musikiyi bulabiliyorum,ve tabi kafama bi iskele falan düşmeden...

şefim,çal kanunu;hicaz olsun...
firakınla yansa ten,yine vuslat dilemem...

esmer garson kız

nevizade,küçükbeyoğlu,fransız sokağı,tünel ...
derken bir gecenin de sonuna geldik...
çapkınlıkta sınır yok!
çapkınlığa iki kişi çıkılır,bunu emreyle dışarı çıktıktan sonra anladım...
hala kulaklarımda çınlamakta:"hayat basit abi ya almanca zor olsa nolurki..."
geçenlerde emrenin tek başınayken gördüğü iki yabancı şimdi istiklalde olsa
işi bitirmiştik yani...
çapkınlıkta sınır yok!
araf,salsanat...
yardımcı olucaksın arkadaşına,yalnız kalmasına izin vermiceksin
aşk acısı çekmesine göz yummucaksın
mesela hemen küçükbeyoğlundaki garson kıza ayarı vericeksin,
sıcaktan terlediği zaman,sen soğuk bi bira içerken ona da bitane ısmarlıcaksın...
sonra hemen aradan çekilip onları yalnız bırakıcaksın...
ama yer gibi bakmıcaksın(!)
büyük dostluklar,büyük pezevenkliklerle başlar...!!!

her zaman papaz pilav yemez by fatih terim

şimdi odama girsen,sadece masa lambamın ışığı,ikinci paketimin ilk sigarasının ve tabi ilk paketin tüm dumanı,arka fonda kısık sesli bi hicaz keman taksimi...nostaljik adamız ya!
yüz gram rakımız eksik bi tek...

yarın elektrik dersinden vizem var.abi elektrik ikinci abdulhamit zamanında gelmiş bu ülkeye.çalışmam gereken o kadar şey varki.taa yıldız sarayının bahçesinin nasıl aydınlatıldığından sınav konularının sonu olan üç fazlı alternatif akım devrelerine kadar...fazla akım verilip ısıdan eriyen teller gibi beynim.bana tek fazlı elektrik geliyor hocam kaldırmıyor şartellerim bu dersi!

olmuyor olmuyor...

hocam sen ne kadar kıyak yaparsan yap.sınava bir a4 sayfasına ne isterseniz onu yazıpta girin de istersen.ben fatih terimden inciler döktürücem o kağıda ve tabii borsa,dolar,euro kurlarını sabah osmanbeyden geçerken sarrafların önünde...
çalışmıycam sn.hoca!

nerde o eski günler...

o zamanlar çiçek pasajı çiçek pasajı tabii.nevizadenin esamesi okunmuyor.çiçekte fıçıların üstünde içiyorsun.bi tane turşuçu vardı orda neydi ismi;her neyse işte..gelir fıçıdan masanın üstüne peçeteye sarılmış iki tane salatalık turşusu koyar.para mara da istemez ha.sen onları tadınca gerisi gelir zaten.bir de tabi kemancıyı unutmamak lazım.batman hava indirme jet üssünden kaptan pilot deli kemal.
ya adam çalarken uçuyordu,ya biz çok içmiştik,ya da herikisi..ya adam gözü kapalı çalıyordu,ya biz off çekerken gözlerimiz kapalıydı;ya da herikisi..

nerde o eski mekanlar:express,bacanak...

alkol sınırlarının aşılmasından sonra bigün hiç unutmam diye başlayan hikayelere sinir olurum hep,o kadar içmişsindirki hatırlayamazsın zaten ibne,kimi yiyosun sen!?

bigün hiç unutmam,çiçekten çıktıktan sonra kafalar kıyakken geceleyin tarabyaya ordan da sahil boyunca yürüyoruz.neden bi vasıta bulmadık hala anlamış değilim.arif susam köşemde coşturuyor.burada çoğunlukla bira kaç para abi sorusu sorulur ve hep tekelin satış fiyatı söylenir ve karşıdakinin tepkisi yok ebesinin tarzında olur.çünkü bu sorunun muhattabı köşemin ordaki kayalıklarda büfeden aldığı birayı içer.müzik bedava tabi amk.neyse; düğünün en janjanlı zamanları.bu mekana da girelimmi girmeyelimmi diyaloglarını yaşarken bir anda kendimizi garsonun karşısında buluyoruz.düğün evinden biriymişiz gibi hemen bize arka masalardan bir yer ayarlanıyor ve büyük rakı dahilinde bol mezeli bir sofra kuruluyor.insan bi noktadan sonra ne kadar içtiğini anlayamadığına göre şişe bittikten sonra düğünde oynama faslına geçiliyor.ağır ağır çal davulcu!damat bizi kız tarafı,gelin de erkek tarafı sanarken sahnede bi dönüveriyoruz hemen.oynarken yüzünü ilk defa gördüğümüz çifti de en içten dileklerimizle kutluyoruz tabii.altınımız olsa onu da takacaktık.herkes bizim kim olduğumuzu düşünürken garsonlara da bahşiş bırakmayı unutmadan mekandan sıvışıyoruz.

nerde o eski düğünler
nerde o eski tarabya...

tevfik babaya sonsuz saygı ve teşekkürlerimle...